Doğal olan…

Doğal olan…

Doğal olan derken, size burada doğal bir memenin özelliklerini yada yüzün doğal olarak nasıl yaşlanacağını anlatmayacağım…

Aslında çok daha derinlerde kalmış, bizi içten içe rahatsız eden, hepimizin kendi kendine cevabını aradığı bir sorudan bahsetmek istiyorum. Sadece her plastik cerrahın, bize gelen her hastanın değil, her bir ruhun sorusu bu…

Doğal olan aslında ne?

Plastik cerrahinin ya da estetik girişimlerin görünürdeki en büyük çelişkisi, aslında doğal olmayan yöntemler kullanarak doğal bir gençlik ve güzellik elde etmeye çalışmak gibi görünüyor. Bununla da kalmıyor, bu gençlik ve güzelliği olabildiğince uzun, hatta mümkünse ilelebet bozulmadan korumaya çalışıyoruz.

Oysa ki genel görüş, mükemmel yada mükemmele yakın bir güzellik ve fiziksel uyuma sahip olmanın doğal olmadığı, ve bu güzelliği ve uyumu diğer insanlardan daha uzun süre korumaya dair şüpheyle yaklaşmak…

Doğal olanı şu sanki: Elimizdeki ile yetinmek, beğenmediğimiz taraflarımızı kabul edip onlarla yaşamaya devam etmek… Çoluk çocuk sahibi olduktan sonra artık kendimizi ikinci plana atıp, hayatımızı onlara adamak… Doğal olan yaşlanma süreci ile savaşmaya çalışmadan, yavaş yavaş kendimizi bu sürece terk etmek… Olabildiğince yaşımızın iyisi olmaya çalışmak, ‘Gracefully aging’, artık her ne demekse…

Öyleyse ben doğaya karşıyım!

Ben insanoğlunun yetiştirdiği, masallardaki o kahramanların yolunu izlemeyi seçiyorum. Doğanın kendilerine dayattığı kurallara boyun eğmeyen, isyan eden, karşı çıkan, ayağa kalkıp kılıcını çeken ve kaybedeceğini bilse bile sonuna kadar savaşan insanların…

Benim için doğal olan, ‘’doğanın bana dayattığı kurallarını kabul etmemek’’.

Peki gerçekten yalnız mı bu seçimi yapanlar? Gerçekten doğal değil mi bu? Tam tersi, en doğalı!

Durup bir düşünürsek eğer, aslında doğada tüm canlılar hayatta kalmaya çalışıyor. Ben hiç savaşmadan kendini bırakan bakteri bile görmedim. Bitkiler yerçekimine boyun eğmiyor. Tam tersine ona karşı savaşıyor ve güneşe doğru büyüyorlar. Hatta belki daha ilginci, toprak altında iken onlara yukarı doğru yolu yerçekimi gösteriyor. Her türden tüm canlılar sürekli bir ölüm kalım mücadelesi veriyor, hayatta ve fit kalmaya çalışıyor, kendilerini koruyorlar.

İnsanlık tarihi derseniz, o tam bir ölüm kalım mücadelesi… Uygarlık dediğimiz şey doğanın kurallarına karşı zekanın, direncin ve iradenin savaşı. Afrika’nın steplerinde başlayan bu isyan ateşi, tarımın gelişmesi, uygarlık ve teknoloji ile bizim gezegenimizin sınırlarını bile aşmamızı sağladı. Düşünsenize, eğer ilk atalarımız kendilerine dayatılan her şeyi olduğu gibi kabul etseydi nerede olurduk?

Bizi biz yapan boyun eğişlerimiz değil. Zaferlerimiz de değil belki evet, ama düştükçe tekrar ayağa kalkıp mücadele etmemiz. Tekrar ve tekrar ve tekrar…

O zaman belki gerçekten doğal olan, doğanın bize dayattığı kurallara karşı savaşmak. Hatta daha da ötesi, doğanın bizden beklediği tam olarak bu. Doğamız böyle. Daha iyiyi, daha güzeli aramak, bulmak ve yapmak…

Rage! Rage! Rage against the dying sun! Walt Whitman böyle bağırmış işte…

Biz plastik cerrahlar kendi savaşımızda artık kılıç kullanmıyoruz, bistüri ve iğne elimizdeki silahlar… Ama, sonuçta amaç hep aynı: Savaşı kaybetmemek, yaşlanmaya, her türlü hastalığa karşı mücadele etmek. Doğanın yıkıcı güçlerine karşı, gene doğanın yapıcı gücü olarak…

Doğal olan ne? Doğaya boyun eğmek mi? Yoksa kendi seçtiğin şekilde var olmak için sonuna kadar savaşmak mı?

Sağlıklı kalmak, güzel kalmak, uyumlu kalmak, doğal kalmak!!!

Seçim bizim…